Seminer: Müzikterapi ve insanlığın yüksek değerleri
25-26 Kasım 2006, Ankara
Yer: Necla Ayber´in Neva Sanat ve Yaşam Merkezi
Saatler: 10:00 - 18:00
Seminerimiz Yrd. Doç. Dr. RAHMİ ORUÇ GÜVENÇ başkanlığında TÜMATA (Türk Musikisini Araştırma ve Tanıtma grubu) tarafından gerçeklestirilmiştir. Aşağıda, iki günlük bu seminerin kısa bir özetini bulabilirsiniz.
Müzik, insan vücudu ve sağlık
Bilim adamlarının tespitlerine göre musiki dilden önce varolan bir fenomendir. Çünkü dil, insanın fizik alemde olgunlaşmasının en önemli göstergelerinden biridir ve dilin olgunlaşması için bir çok fonksiyon gerekir. Hafıza, semboller, ifade gücü, benzetmeler, anlayış, idrak, zeka gibi insanı insan yapan kognitif fonksiyonların bunlar arasında zikredilmesi söz konusudur. Fakat musiki, eşyanın ve tabiatın kendisinde en eskiden beri var olan bir keyfiyettir.
İki yıl önce internetten bulduğumuz bir bilgiye göre fizik ve tıp doktoru olan iki bilim adamı bir makine yapıyorlar. Makinenin eski plaklarda olduğu gibi bir iğnesi var ve bu iğne hücre ile bağlantı kuruyor. Kalp hücrelerinin kalp vücuttan ayrıldığında bile çalışmaya devam ettiği bilindiğinden, bir kalp hücresi alınıyor ve bu makinede çalışılmaya başlanıyor. Hücrenin armonik ve melodik sesler çıkardığı görülüyor. Başka hücreler üzerinde çalışılıyor. Onlardan da hem melodik, hem de armonik sesler çıktığı tespit ediliyor. Sonra, kanserli bir hücre ile aynı gözlem yapıldığında, ahenkli değil kaotik bir ses çıktığı duyuluyor. Bu tekniğin gelecekte hastalık öncesi teşhisi kolaylaştıracağı düşünülüyor.
Japon bir doktor suyun hafızası olduğu ile ilgili bir araştırma yapıyor. Bir su damlasının dıştan gelen bir etkiye cevap verebildiğini söylüyor.
Dr. Randoll hücrenin açma ve kapama hareketi yaptığını söylüyor. Bu hareket ancak hücre su içinde yüzdüğü takdirde gerçekleşebilmektedir. Her hücrenin bir sesi ve hareketi, titreşimi vardır. Bunun kalitesi de sağlıkla alakalıdır. Hücreler vücutta temiz suya ihtiyaç gösterir. Hücrenin hafızası olduğunu düşünürsek, su o hafızayı etkileyen bir unsurdur. Yani dışarıdan gelen bilgiyi hücreye su taşımaktadır. Vücudumuz da %70 oranında sudan oluştuğu için dıştan yapılacak uyarının, dolayısı ile müziğin de vücut üzerinde su aracılığı ile, olumlu veya olumsuz çok büyük etkisi olduğunu söyleyebiliriz.
Bu bilgiler yavaş yavaş oluşuyor, gelişiyor ama bir yandan da teknolojiye dayanan bir takım görüşlerle oluşan modern dünyanın pragmatistik yüzü, müziği insanın beliğ zevkinden ayırıp, teknoloji unsuru haline getiriyor. Bu açıdan baktığımız zaman da, insanoğlunun en kutsal organlarından biri olan kulağın yanlış sesler tarafından yavaş yavaş bozulduğu görülmektedir. Almanya´da her dört çocuktan birinin kulağının rahatsız olduğu bir araştırmada görülmüştür. Türkiye´de ise bunu belirleyecek bir çalışma yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz. Araştırıldığında, bunun sebeplerinin yanlış uygulanan sesler ve gürültü olduğu görülür. Kentleşme ile, gürültü büyük bir çıkmaz haline gelmiştir. İnsan vücudu elastik bir imkâna sahiptir ve uyum sağlama eğilimi gösterir. Duyduğu şikayeti ise ancak hastalıkla dile getirebilir. İmkanlarını azami şekilde kullandığı için bir müddet sonra aciz kalır, kalıcı olarak bozukluklar görülür. Bu durumda gürültüye karşı işitme kaybı başlar ve gürültüden rahatsız olmayacak bir hale gelir. Kulak ancak yüksek desibeldeki sesleri algılar. Böylece, hayat onun için ancak gürültüden oluşan yüksek seslerden ibaret olur. Bu duruma gelen insan her şeyin doğal olduğunu düşünür ama düşük frekansları algılayamaz. Bu şekilde hayatın frekansı artar, hassas olarak doğan çocuk, kısa zamanda bu duruma adapte olarak hassasiyetini kaybeder. Gürültü problemi insanlığın en büyük problemlerinden biridir ve bu problemin önemi hala anlaşılamamaktadır. İnsan uyum sağladığı için farkına varılması da zor olmaktadır.
İlham
İnsanın ideale ulaşma imkânının bir çekim gücü vardır ve zevk vererek insanı tatmin eder. Bilinenin doğru olduğuna iyice ikna olduktan sonra ona doğru yolculuk, bir olgunlaşma yoludur, bir vakumdur ve insanlık haysiyetine yakışacak bir oluşumdur. Sonuçta insanı huzura götürür. Türk İslam Tasavvufu´nda, bu örnekleri görmemiz mümkündür. Mesela, olması gerekene ait duygular bize, olması gerekeni bileni düşündürür. O, Alim sıfatından dolayı Allah´tır. Allah´ın ilmi, zamanın hakimi olduğu için, bütün zaman boyutlarını kapsar. Onun bilgisi bütün zaman boyutlarında değişmeyen bilgidir. Biz geçici bilgi içinde olduğumuz için bugün bir şekilde bildiğimiz, yarın farklı hale gelir. O halde olması gerekene ulaşma yönünde talep mercii, değişmez bilgidir. Bu bilgi ancak“nefs-i mülhime´ye ulaşıldığı zaman ilham vasıtası ile gelecek olan, bütün zaman boyutlarında aynı olan bir bilgidir ve bir yaşama potansiyelidir. Bu bilgi gelen insan onu hisseder, yaşar ve onu kelimelere dökmekte zorlanır. Hz. Mevlana´ya“Allah nedir?”diye sorduklarında,“Ben ol da bil”diyor. Çünkü o kriterleri anlamak için o safhaları yaşamış olmak gerekir. Yaşadıkça tecrübeler oluşur, tecrübeler bir araya gelerek duyguları oluşturur. Bu bilgi de o duygular ile özdeştir. Buradan hareketle, kaosu gidermeye çalıştığımız ölçüde aydınlanıcı bilgi gelir.
Bir an için bile Allah´ı unutmamamız ve bütün davranışlarımızı, bütün fiillerimizi O´nun sonsuzluğu ile örerek devam ettirmemiz gerekir. Fiiliyatta her an O´nunla olmak ve O´nu öne koymak çok önemlidir. Allah daima önde olmalı, biz geride olmalıyız. Her hareketimizde, o hareketin asıl sahibinin, asıl iradesinin O olduğunu, her an hissedebilmemiz ve bunu yaşayabilmemiz lazımdır. Bu konuda Hacı Bektaş-ı Veli´nin sözlerine yer verelim:
Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri´nden “Yakin nedir?” diye sorarlar.
“Yakin, Hakka yakınlıktır. Allah´ta fani ve baki olmaktır.” der.
İnsan Hakk´el Yakin derecesine ulaştığı zaman onun görüşünde, tüm varlıklarda, gerçek varlıktan başka bir varlık kalmaz.
Hacı Bektaş-ı Veli´den önemli sözler
“Geçmiş vakitle uğraşmak, eldeki vakti yitirmek demektir.´
Bu konu Amak´ı Hayal´de de vardır ve çok önemlidir. “Geçmişle uğraşıp üzüntü oluşturmamak gerekir” denir ama, geçmişle hesaplaşmak da bir gerekliliktir. Çözülemeyen bazı problemler geçmişte kaldı ise bu problem her zaman akla gelir ve vicdanı rahatsız eder. Bunun hallolması için istiğfar mekanizması vardır. Bilerek veya bilmeyerek geçmişte yapılan hataları ve hala devam eden problemleri çözmeye ve temizlemeye yardım eder.
“Afiyet nedir?” diye sorarlar.
“Kalbin Allah ile bir lahza karar kılmasıdır.” der.
(Afiyet, kalbin Allah ile bir göz kırpması zamanı kadar dinlenip rahatlamasıdır.)
“Tasavvuf nedir?” diye sorarlar.
“Her ne ki kafanda varsa bırakırsın ve her ne ki elinde varsa verirsin ve kuyuya düşen ne yaparsa onu yaparsın.” der.
Ey Derviş, dervişlik hırkasını öyle giy ki topluma karşı senin içindeki kibir, kabalık ve böbürlenmeyi senin tabiatında yaksın. Aksine o hastalıkların ateşini alevlesin ve yemeğini öyle ye ki sen onu kolayca sindirip yararlanasın. (Hepsi sana nur olsun)
Bektaşi gülbankında yemek yendiği zaman “Yiyenlere nur ola” denerek nura dönüşmesi dilek ve duası vardır. Manevi yollarda süluk edenler belirli bir gelişme gösterdikleri zaman yemek konusunda pek rahatsız olmazlar çünkü yediklerinin hepsi nura tahvil olur. Rufailerin de arada sırada zehir içtikleri söylenir.
Her zaman konuştuğumuz bir konu da “tasavvuf incinmemek ve incitmemektir” konusudur. Hacı Bektaş-ı Veli bu konuda şöyle der:
“Azad (özgür) odur ki kimsenin incitmesinden incinmez, civanmert (yiğit) odur ki hak edeni de incitmez. Başıboş bir halde yaşayan, fakat o halinde Allah´ı arayan kimsenin tutumu, Kur´an okuyan, fakat gönlü Allah´ta olmayan kimseden hayırlıdır.´
“Arif kimdir?” diye sorduklarında,
“İnsan, yamalı hırka ve seccade ile arif olmaz. Arif odur ki dünyadan ve onda olan nesnelerden haberi olmaz.´
diye cevap verir.
Arif çok önemli bir kelimedir. Arifibillah şeriat, tarikat, hakikat, marifet denilen tasavvuftaki dört kapıdan sonuncusuna, yani olması gerekenin bilgisine vakıf olan kişi anlamında tarif edilebilir. Bu hassas bir noktadır. Bilgiden bahsediyoruz, Allah´ı bilmekten bahsediyoruz, burada dünyadan ve onda olan nesnelerden haberi olmaz dendiğinde, zati tecelli tecelli ediyor. Çünkü dünyada olan her şeyden haberdar olmak sıfatla ilgili bir keyfiyettir. Zat, O´nun kendisi ile alakalıdır çünkü zaman ve mekandan muaf olduğu için zatında olan olaylarla ilgili bir şeyden bahsetmek mümkün değildir. Yani sıfatı itibarı ile bilgiden bahsedilebilir ama zatı itibarı ile bilgiden bahsetmek mümkün değildir. Neyse O´dur. Bilgide daima bir dualite vardır, ne biliyorsak onun bir karşıtı vardır. Ama zatında bir dualite sözkonusu değildir. Zatına yaklaşabilen kişiler de zuhur alemi ile ilgilenmez, çünkü onun ilgi alanı zuhurun dışındaki zamansızlık ve mekansızlıktır. Bilgi ise zaman ve mekan kaydındadır. Hacı Bektaş-ı Veli, ariflerin ancak bununla ilgilendiğini söylüyor.
“Fakir kimdir?” diye sorduklarında,
“Fakir o kimsedir ki onun Allah´tan başka kimseye ihtiyacı olmaz” diyor.
Hz. peygamber de “Fakirliğimle iftihar ederim” demiştir. Hz. Peygamber fakir miydi? Ekonomik açıdan baktığımız zaman her istediği yerine gelebilecek büyük bir varlıktı. Nitekim Hz. Ebubekir gibi bir dostu ve damadı da vardı. Anında istediği kadar devesini satar ve onun isteğini karşılayabilirdi. Ama Hz. Peygamber, dünya ziynetinin gönlüne girmemesi için fakirliği tercih ediyordu. Hz. İbrahim Nemrut tarafından ateşe atılacağı zaman, Cebrail (a.s) gelir ve istediği bir şey olup olmadığını sorar. Hz. İbrahim´in cevabı “Hayır, Allah benim halimi biliyor” olur ki, gerçek fakirliğin anlamı da budur. Orada tamamıyla her şeyi Allah´a havale etmiş ve O´na bağlanmıştır. Onun üzerine Kur´an-ı Kerim´deki ayete göre Allah ´Ateşe serin ol dedik´ der. Fakir, ihtiyaçsızlıktır. Hacı Bayram Veli de ilahisinde şöyle der:
El fakr-u fahri, el fakr-u fahri,
Demedin mi, o alemler fahri
Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerinden “Dervişlik nedir?” diye sorduklarında
“Dervişlik üç şeydir;
Kimsenin hiçbir şeyine tamah etmeyesin,
Sana bir şey verirlerse almaktan kaçınmayasın,
Ve aldığın şeyi de saklayıp biriktirmeysin”
diye yanıtlar.
Kimsenin hiçbir şeyine tamah etmemek, kıskanç ve haris olmamaktır. Verilen bir şeyi saklayıp biriktirmemek de akışkanlık gerektirir.
“Bir hükümdarı koruyan dört şeydir;
Din safiyeti, güvenilir vezirler, kesin kararı esas kılmak, azmi elde bulundurmak.”
Hz. Mevlana, Mesnevi´sinde bir hikayede Harun Reşid zamanında Eyaz isminde bir kişi ile ilgili bir olay anlatır. Eyaz, uzun bir süreç ve imtihandan sonra sarayda önemli bir göreve gelmiştir. Sonunda da hazineden sorumlu vezir görevine gelir. Fakat diğer vezirler ve padişaha yakın bazı kişiler onu çekemezler. Durum öyle bir hale gelir ki padişah Eyaz´ı diğerlerine de iyice tanıtmak için bir imtihan yapmaya karar verir. Padişah hazineden en kıymetli elması getirtir. Başvezirine “Bu elması kır” der. Baş vezir “Aman padişahım, bunu nasıl kırarım? Bu, sizin hazinenizin en kıymetli elmasıdır” der. Padişah diğer vezirlerden de aynı şeyi ister ve hepsi de başvezir gibi kıramayacaklarını söylerler. Sıra Eyaz´a gelir. Eyaz başına geleceği tahmin ettiği için yenine bir taş parçası sıkıştırmıştır. Padişah “Eyaz, hadi bakalım sen kır” dediği zaman Eyaz yenindeki taşla elması bir vuruşta parçalar. Padişah çok memnundur. Diğerleri “Nasıl kırar, nasıl yapar bunu Eyaz?” diye feveran ederler. Padişah, celladına vezirlerin boyunlarını kesmesi için işaret ettiğinde Eyaz,“Padişahım, ben gelenek üzerine şefaatinizi istiyorum. Onlar bilmiyorlardı, şimdi öğrendiler. Lütfen onları bağışlayın” der. Eyaz´ın hatırına padişah onları bağışlar. Hz. Mevlana bunu anlattıktan sonra açıklar: Orada önemli olan elmasın güzelliği değil, padişahın emridir. Bu da Allah´ın bize verdiği buyrukları tartışmadan ve de kritik etmeden, irademizi onun buyruğu yönünde kullanmamız gerektiğini temsil eden çok güzel bir hikayedir.
“Dört şey büyüklüğe delildir:
İlmi aziz tumak
Haramdan sakınmak,
Büyüklere saygı göstermek,
Hak yolunda gidenlerle durup oturmak.”
Buna, Hz. Mevlana´nın “Gülen nar, bahçeyi güldürür, Hak ehliyle oturmak seni onlardan eder” sözünü örnek verebiliriz.
“Dört şey insanı Hakka eriştirir:
Büyüklerle oturmak,
Akıllı kişilere danışmak,
Kısmetsiz kimselerden sakınmak,
Münzevilerden yardım istemek”
Hz. Mevlana “Cahillerin sohbetini taşa çal, çengelini uyanık bilginlerin eteğine tak” der.
“Vay, kalbi karalarla sohbet edene” diye, yine Hz. Mevlana´nın bir sözü de vardır. Burada bahsedilen kısmetsiz kimseler, olumsuz konuşan, nifak sokan, devamlı endişe üreten kişilerdir. Münzeviler de, halvet ehli, yani toplumun dışında kalmayı yeğleyen, kendi iç alemine daha çok zaman ayıran kişlerdir.
“Beş şey mutluluğun delilidir:
Doğru sözlülük,
Güzel ameller,
Olgunlaşma için gösterilen çaba,
Helalinden rızk aramak,
Hal ehli dervişlerle sohbet.”
“Her şeyin en büyüğü nedir?” diye sorduklarında Hacı Bektaş-ı Veli hazretleri;
“İki şeydir: İilim ve hilim
İlim ile Hakka yol bulur,
Hilim ile halka tahammül eder”
der.
Sabır ve tahammül, günümüzün en önemli problemlerindendir. Trafikte akşam saatlerinde insanlar birbirlerini adeta ezmek ve yok etmek için uğraşıyorlar. Hilim sabrı, hoşgörüyü , tevazuyu ihtiva eden bir yaşayış ve davranış şeklidir.
“Alimin abid (ibadet eden) üzerine olan üstünlüğünü bilmek ister misin?
Adem (a.s) ve melekler kıssasına bak. Adem (a.s)´da ilim vardı. Meleklerde ise ibadet. Ve Hak Teala meleklere Adem (a.s.)´a secde etmelerini emretti.”
“Eğer istersen ki daima Cenab-ı Hakkın eymanında (güvenliğinde) olasın, bu öğütleri can kulağınla tut:
Hakka karşı sıdk (doğruluk)
Halka karşı insaf, onun tarafını gözetmek
Büyüklere hizmet,
El altındakilere şefkat,
Düşmanlara hilim,
Dostlara vefa,
Nefsine inzibat (sıkı düzen ve disiplin)
Dervişlere seha (cömertlik)
Alimlere tevazu,
Cahillere sükut ile görün.”
Demek ki herkese göre ayrı bir davranış şekli göstermek, esnek olmak gerekiyor.
“Ayağa kalkarsan hizmet amacı ile kalk, eğer konuşacak olursan hikmet ile konuş ve oturacağın zaman da hürmet ile otur.”
Seminerimiz her zamanki gibi Mevlevi semaı ile sona erdi.
...
Adres:
Neva Sanat ve Yaşam Merkezi
Eskişehir Yolu 7.Km
Barış Sitesi 63. Sokak No:1
ANKARA
Kızılay´dan gelecek olanlar Konutkent-Ümitköy-Koru Sitesi-Sincan-Etimesgut, Eskişehir yolundan geçen bütün otobüs veya dolmuşa binebilirler. Bilkent Köprüsünden geçince hemen sağa dönülecek.
ABGS-Avrupa Birliği Genel Sekreterliği karşısı.
Haberleşme: